Genel Bilgiler

Kurum Bilgileri: Eğitim Fakültesi, Bilgis. Ve Öğretim Tek.Eğitimi, Bilgis. Ve Öğretim Tek.Eğitimi
WoS Araştırma Alanları: Eğitim ve Eğitim Araştırması, Bilgisayar Bilimi İnterdisipliner Uygulamalar
Scopus Araştırma Alanları: Eğitim, Bilgisayar Grafikleri ve Bilgisayar Destekli Tasarım
Avesis Araştırma Alanları: Bilgisayar ve Öğretim Teknolojisi Eğitimi, Bilgisayar Teknolojisi Eğitimi
Metrikler

Yayın

31

Yayın (WoS)

5

Yayın (Scopus)

7

Atıf (WoS)

27

H-İndeks (WoS)

2

Atıf (Scopus)

41

H-İndeks (Scopus)

4

Atıf (Scholar)

203

H-İndeks (Scholar)

7

Atıf (TrDizin)

1

H-İndeks (TrDizin)

1

Atıf (Diğer Toplam)

9

Proje

2

Tez Danışmanlığı

1

Açık Erişim

3
BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları
Biyografi

Yakın tarihte araştırmacı olarak zihnimi en çok meşgul eden şeyin, eğitim teknolojisi kavramının tarihsel süreçte uğradığı gasp olduğunu söyleyebilirim. Şöyle açıklamaya çalışayım:

Finn, Heinich, Ely ve çağdaşları tarafından eğitim teknolojisinin temellerinin atıldığı yıllarda; kuramsal temelinde bu kavramın öğretime dair rasyonel ve sistematik bir düşünme biçimini ifade ettiği ileri sürülebilir. Hatta bu dönemde JK Galbraith'in bakış açısıyla  eğitimin bizzat kendisi teknolojik bir süreç olarak ele alınagelmiştir. Ancak denilebilir ki bir noktada, eğitim teknolojisi tanımının içi adeta sessizce boşaltılmış ve yerini tam karşıtına bırakmıştır. Bu yeni tanımda, "teknoloji"nin artık basit bir aygıt veya ürün biçimine indirgenmiş tekil ve yekpare bir "çözüm" olarak karşımıza çıktığını, eğitimin (ya da daha ziyade Gert Biesta’nın bugün "öğrenmeleştirme" dediği şeyin) de yalnızca bu çözümlerin odak noktasını teşkil eden büyük ve yine tekil bir problem olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. 

Akademisyen olarak bir süredir bu semantik gasp sürecinin sonuçlarını, eğitim teknolojisinin o günlerden bu yana ürettiği çeşitli kuramsal çerçeveler, akademik çalışmalar ve kurumsal uygulamalar boyunca takip etmeye çalışıyorum. Neticede de gayet tutarlı biçimde şunu gözlemlediğimi belirtmeliyim: öğretmenlerin "donatılması", eğitimin "kişiselleştirilmesi" ve teknolojiyle "zenginleşmesi" gibi linguistik yapılar vasıtasıyla sunulan aleni veya örtük çeşitli "vaatler" - normatif bir eğitim "anlatısına" (bkz. Neil Postman) hizmet etmek şöyle dursun - yapısal olarak layığıyla savunulabilir herhangi bir pedagojik amaca dahi hizmet etmeksizin, yalnızca piyasadaki çeşitli yeni perakende ürünlerinin eğitim ortamlarında ne pahasına olursa olsun kullanımını "hızlandırma" ihtiyacı (Selwyn'in deyişiyle technological imperative) etrafında şekillenmekte.

Bu "hızlandırma" çabasının bağlantılı olduğu ikinci bir mesele de, hızlandırmayla doğrudan ilintili olan bir "aciliyet" meselesi. Eğitim teknolojileri sahası genel anlamda hızlı hareket ediyor çünkü adeta sürekli bir panik içerisinde. Diğer bir deyişle bu alanda bugün baskın söylem, kalıcılaşmış bir aciliyet hali çerçevesinde tezahür ediyor. Eğitim ve teknoloji kavramlarının kesiştiği her noktada, telaş hissinin doğurduğu bir acelecilik her daim, yeni bir alet edevatın kullanımına adapte olmanın doğurduğu "çetin bir problem" (orj. wicked problem, Mishra & Koehler), veya "pürüzlere" (friction) yahut uluslararası bir rekabet yarışından kopmamak için alelacele giderilmesi gereken bir "beceriler açığı"na (örn. 21. yy becerileri) bağlanmakta. Bu teyakkuz halinin tarihsel kökenleri araştırıldığında, en nihayetinde soğuk savaş döneminde cereyan eden Sputnik krizi ve sonrasında Amerikan eğitiminin adeta askerileştirilmesi acil reaksiyonunu doğuran paniğin izlerine rastlamak işten bile değil. Bu panik hali en nihayetinde, ABD dışında dünyanın birçok köşesinde de eğitim politikalarının olağan işleyiş koşulu haline gelmiş durumda: bitmek bilmeyen bir olağanüstü hal. Sputnik tarihsel dönemecinden itibaren kriz olarak ele alınan her durum da - ister düşük PISA skorları deyin, ister STEM alanlarında yeterli/nitelikli mezun verilemeyişi, ekonomik rekabet kapasitesinde düşüş, robotların ve yapay zekanın işlerimizi elimizden alacağı tehdidi - yeni bir Sputnik olarak karşımıza çıkmakta. Bu krizler, söz konusu "eğitim ve teknoloji" olduğunda sol şeritte son sürat ilerlemeyi meşrulaştıran bir tür ehliyet belgesi gibi. Son kertede "düşman" sürekli değişiyor ancak panik hiç dinmiyor.

Bu bağlamda en yıkıcı bulduğum şey, şu veya bu pedagojik anlatı, teknolojik araç yahut yaklaşım değil, tüm bu süreçte yavaşlayıp sakin kafayla düşünme kapasitesini kaybetmiş olmamızdır. Zira yavaşça ve sakin kafayla düşünmek, belli başlı alet/edevatı, yazılımı/donanımı, süreci/prensibi eğitim faaliyetlerine nasıl "entegre" edeceğimizi değil, onu gerçekten de entegre etmeli miyiz, kim için, ayakları yere basan hangi pedagojik mekanizma uyarınca ve en önemlisi ne pahasına sorularını sorabilme kapasitesini de beraberinde getirir. Bu kapasiteden feragat edecek ve tüm bu meseleye tüketim odaklı teknolojik bir toplumun (bkz. Jacques Ellul) teknik-merkeziyetçi bağlamında yaklaşacak bile olsak, "teknoloji entegrasyonu" tabir edegeldiğimiz sürecin organik, kendi temposunda, kendine özgü ve hayli basit bir işleyiş biçimi olduğu da gayet aşikar: zaman içinde işe yarayan araçlar benimsenir, işe yaramayanlar terk edilir. Henüz yeni araçlara ve yöntemlere dair hissettiğimiz "pürüz" olarak da ifade edilebilecek yabancılık hissi ise, bunların kullanımına dair önemli soruların hala sorulabildiği eleştirel bir pencere sunar. Aciliyet hissinin doğurduğu bir pedagojik verimlilik gerekçesiyle Gartner’ın "hype-cycle" eğrisinin yokuşlarını yağlamak ve "entegrasyon" sürecini alelacele "hızlandırmaya" çabalamak, bu eleştirel pencereyi -kapanmasından çıkar sağlayanlar adına- kapatmak anlamına da gelmektedir.

Son zamanlarda, mesleki çabalarımı kabaca ortaya koymaya çalıştığım bu perspektifle hizalamaya çalışıyorum ve umuyorum ki söz konusu eleştirel pencerelerin bir süre daha açık tutabilmesine katkı sağlayabileyim.